
Kimilerinin dilekleri vardır, kimilerinin planları. “Hayat hiçbir zaman haykırışlara yanıt vermez”, bunu bilseler de, kendilerine karşı boyunlarını eğmez birinciler; diğerleri emellerini ne pahasına olursa olsun gerçekleştirmek için, bir satranççı gibi soğukkanlı, hesaplarlar hamlelerini: Başkalarıyla piyon gibi oynamaktan çekinmeden.
Ve zekalarıyla mağrur, bütün istediklerini elde etmek için satranç tahtasında bir ‘taş’ diye baktıkları insanları umursamadan yürürken, hiç kimsenin onların oyunlarını anlamadığını zannederler. Ya da bir taş’ı kırmayı önemsemezler, mühim olan kazanmaktır çünkü; iyi yaşamaktır, dünyaya ‘bir kez’ gelinir. ‘Ötekiler’ de bir kez gelir ama, görmezler.
Bir defa olsun, kendilerine dışarıdan bakmayı deneseler, her seferinde kendi ‘haklılıklarına’ inanmak için, hatalarıyla yüzleşmemek için mazeretler bulmaktan vazgeçseler; gerçek değerin güçte, parada, şöhrette, yetenekte değil ‘öz’de olduğunu kabul etseler, herkesle oynarken aslında bir ‘oyuncağa’ dönüştüklerini de fark edebilirler belki. Yoksa bir ‘android’ bile çözebilir sırlarını, mahçup olmazlar mı?
Ne tadını çıkarmak ayıptır hayatın, ne aşık olmak ne de başarıyı arzulamak. Ancak bunları nasıl yaşadığınız belirler kıymetinizi; zerafetten yoksun, egoist, umursamaz davranışlarınızla başkalarını küçük düşürürken sizin de küçük düşeceğinizden korkmaz, duygularını hiçe sayıp yaraladığınız insanları düşünüp azıcık yaralanmazsanız, ihtimal bir şeylerin ‘eksildiğine’ de aldırmazsınız. Sizin eksildiğinizi görmekten üzülenler ‘haykırırsa’ bazen yine onları suçlarsınız. Sizin için hayat budur çünkü. Kurallarına göre ‘oynamak’ gerekir. Öbürleri kaybedenlerdir.
“Verdiği sözü tutmuyor hayat; tutsa bile özlediğimiz şeyin özlenilmeye değer olmaktan ne kadar uzakta bulunduğunu göstermek için yapıyor bunu… Bir eliyle verdiğini öbür eliyle alıyor.
Ve zekalarıyla mağrur, bütün istediklerini elde etmek için satranç tahtasında bir ‘taş’ diye baktıkları insanları umursamadan yürürken, hiç kimsenin onların oyunlarını anlamadığını zannederler. Ya da bir taş’ı kırmayı önemsemezler, mühim olan kazanmaktır çünkü; iyi yaşamaktır, dünyaya ‘bir kez’ gelinir. ‘Ötekiler’ de bir kez gelir ama, görmezler.
Bir defa olsun, kendilerine dışarıdan bakmayı deneseler, her seferinde kendi ‘haklılıklarına’ inanmak için, hatalarıyla yüzleşmemek için mazeretler bulmaktan vazgeçseler; gerçek değerin güçte, parada, şöhrette, yetenekte değil ‘öz’de olduğunu kabul etseler, herkesle oynarken aslında bir ‘oyuncağa’ dönüştüklerini de fark edebilirler belki. Yoksa bir ‘android’ bile çözebilir sırlarını, mahçup olmazlar mı?
Ne tadını çıkarmak ayıptır hayatın, ne aşık olmak ne de başarıyı arzulamak. Ancak bunları nasıl yaşadığınız belirler kıymetinizi; zerafetten yoksun, egoist, umursamaz davranışlarınızla başkalarını küçük düşürürken sizin de küçük düşeceğinizden korkmaz, duygularını hiçe sayıp yaraladığınız insanları düşünüp azıcık yaralanmazsanız, ihtimal bir şeylerin ‘eksildiğine’ de aldırmazsınız. Sizin eksildiğinizi görmekten üzülenler ‘haykırırsa’ bazen yine onları suçlarsınız. Sizin için hayat budur çünkü. Kurallarına göre ‘oynamak’ gerekir. Öbürleri kaybedenlerdir.
“Verdiği sözü tutmuyor hayat; tutsa bile özlediğimiz şeyin özlenilmeye değer olmaktan ne kadar uzakta bulunduğunu göstermek için yapıyor bunu… Bir eliyle verdiğini öbür eliyle alıyor.
Arthur Schopenhauer
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder